1. Gün / Harkov

 

    Havalimanına iniş. Polis kontrolünden geçiyoruz. Askeri bir kıyafet giymiş genç bir kız. Askeri görünümün altındaki o meraklı genç kızı görebiliyorum. Belki de sadece onu görebiliyorum. Kontrolden geçtikten sonra dolmuşla merkeze geçtik. Doları grivnaya çevirdik ilkin. Dolar, grivnanın yirmi beş katı. Bir bakıma rezalet. Çok ucuza telefon hattı ve sigara aldım. Bu da bir bakıma rezalet. Bizdeki vergileri kastediyorum. Şehrin ortasından geçen nehrin yakınına geldik. Gençler sokakta yürürken eğleniyor, şarkı söylüyorlar. Karşıdan karşıya geçmek üzere insanların arasında beklerken susuyorlar. Bir tanesi hariç. Şarkı söylemeye devam ediyor. Ters yönde karşıya geçmek isteyen başka bir genç eşlik ediyor şarkıya. Birlik ve beraberlik düşüncesi… Nehrin kenarındaki ana cadde üzerinden ayrılıp ara bir sokağa dalıyoruz. Sakin bir yerde ibadet. Binadan bir adam çıkıp sinirli bir şekilde bir şeyler söylüyor. Gülümseyerek sinirlerini iç dünyasına erteliyorum. Nehrin diğer tarafına geçiyoruz. Büyük bir kutlama var. Nehrin beri yanında bir cadde boyunca insanlar yiyor, içiyor, gülüyor, eğleniyor, dans ediyorlar. Nehrin karşısında ışıklandırılmış bir sahne. Sahnede dansçılar yöresel kıyafetleriyle halk dansı yapıyorlar. Sahnenin perspektifinden taşmayacak şekilde nehirde üç tane tekne yüzüyor. Teknelerde gelin ve damat var. Bir müddet bunları seyrettikten sonra kalabalığın arasındaki boş meydana geçiyorum. Burada uzun boylu, zayıf , sarhoş bir adam müzik eşliğinde çok içten bir şekilde dans ediyor. Ben de onun karşısına geçip saçma sapan bir şekilde dans ediyorum. Onun gibi. Ama onun kadar içten değil. Dansımız bitince bana sarılıyor ve teşekkür ediyor. Sanırım onu salt bir deli olarak görülmekten koruduğumu düşündüğü için böyle bir tavır sergiledi. Oradan ayrıldık. Sakin bir park ve yanında bir market. Yiyecek bir şeyler aldık ve parktaki bir banka oturup akşam yemeğimizi yedik. Ardından haritadan cami bakındık. Katedral Camii. Garip isim. Gerçi gelenekçi Müslümanlarla Hristiyanların askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda sevişmelerinin yanında önemsiz bir ayrıntı. Üstelemiyorum ben de. Caminin kapısı açık. İyi. İçeri bi bakalım. İç kapı da açık. Bu da iyi. Cami faal. Bu daha iyi. İçeride, en önlerde biri var. Bir şeyler okuyor. Bizim varlığımızı hissetmiş olmasına rağmen istifini bozmamış olmasını herhangi bir şeye bağlamıyorum. Hindû olduğu anlaşılan bu tipin, bu ülke ve şehre ne sûretle geldiğini bilmiyorum. Kendini ağırdan satmanın da bir ticaret olduğuna kanaat getirdiğimden, alışverişten uzak duruyorum. Yorgunuz. Arkadaş uyudu. İbadethanede uyunmaz ama toplu ibadet saatleri dışındayız. Sigara içmek için dışarı çıktım. İmamla karşılaştık, konuştuk. İyi görünümlü Tatar asıllı bir Müslüman. Camii de imkanlara nazaran epey bakımlıydı. İmamın genel görünümündeki ve caminin genel görünümündeki tertip, hoş görünüş benzerlik gösteriyordu. Eşyayı nazarla kavramadaki maharet. Tanıştıktan sonra imam, caminin bahçesindeki küçük evine geçti. Ben de sigaramı içtikten sonra camiye girdim. İçeride farklı birisi vardı. Azeri bir öğrenciymiş. Hindû da öğrenciymiş. Camide kalıyorlarmış. Aynı zamanda burada medrese de varmış ama faaliyetteymiş. Eğer dışarı çıkmayacaksak kapıyı kilitleyeceğini söyledi. Ben de kilitleyebileceğini söyleyerek iyi geceler temennisine karşılık verdim. Sonra uyudum. 

 

    

2. Gün/ Harkov

 

    Harkov’un meşhur bir yeri olan Gorki Park’a yollandık. Günlerden hangi gün  olduğunu bilmiyorum ama sanırım içinde bulunduğumuz gün haftasonu. Nitekim park kalabalık. İnsanların kimi dinleniyor, kimi eğleniyor. Biz de onlara eşlik ettikten sonra haritada gördüğümüz şehrin kuzeyine düşen gölün yanına gitmek üzere yola koyulduk. Otostop çekerek gitmeyi denedik ama kimse durmadı. Olumsuz bir durum bir anlamda. Göle yaklaştık ama girişini bulmakta zorlandık. Yolda İngilizce bilen birilerine rastlayıp göl demeksizin, kestirme olsun diye onlara suyun nerede olduğunu sordum. Tarif ettikleri yoldan gittik. Karşımızda geniş bir park çıktı. Parkın girişinde karşımızda çeşmeler vardı. Çeşmelerin arkasında küçük bir havuz. Havuzun arkasındaki duvarda Hristiyanlığa ait tasvirler var. Su buraya duvarın arkasındaki tepelik yerden geliyor. İnsanlar soyunup bu suya giriyorlar bir ritüel şeklinde. Havuzun tasvire yakın olan uç tarafına gidip yedi kez suya batıp çıkıyorlar. Her neyse. Çeşmelerden akan sudan şişelerimize doldurup parkın sonlarına doğru ilerledik. Parkın çıkışındaki patikadan gölün kenarına ulaştık. Gerek bizim olduğumuz tarafta, gerekse gölün karşısında ağaçlar vardı. Havası da gayet temiz. Bu şehirde birkaç şımarık tipli kız haricinde arabaları amaçsızca kullanan insana rastlamadım pek. Belki de bu yüzden havanın temizliği. Bir de bu şehirde azımsanmayacak kadar ağaç var. Gerek ağaçlar ve gerekse ördekler göle ayrı bir güzellik katıyor. Burası hoşumuza gittiği için bu gece burada kalmaya kanaat getirdik. Çadırımızı dönüş yolundaki patikanın üzerinde düzlük bir yere kurup biraz vakit geçirdikten sonra uyuduk. 

    

 

    3. Gün / Harkov-Poltova

 

    Sabah uyandık. Ortalık gayet sakin. Üşüyorum. Sağlık açısından riske girmemek için yol arkadaşıma ateş yakma teklifinde bulundum. Mâkul buldu. Zaten arkamızdaki ağaçların dibinde kurumuş olan yapraklı dallar vardı. Tutuşturmaya başladık ve ısındık. Yaşlı bir adam geldi. Ateşi söndürmemizi talep etmeksizin bize sitem etmeye çalıştığı için meramını anlamadık ve sözleri bizi harekete geçirmedi. Belli ki ateşi söndürmemizi istiyordu. Biz burada ateşi, bölgede gördüğümüz közlere binâen yakmıştık. Yaşlı adama düzlük yerdeki küçük dalları topladığımı tarif etmeye çalıştım. Burayı temizledim! Daha sonrasında iki kişi geldi. Bunlardan biri Ukraynaca bir şeyler anlatmaya başladı ama bir şey anlamadığımızı anlayınca İngilizce bilip bilmediğimizi sordu. Biraz bildiğimi söyledim. Bu düzlük alan spor amaçlıymış, plates yapılıyormuş. Bunu duyunca ateşi, üzerine biraz toprak saçmak ve şişemizin birinin dibinde kalan suyu serpmek suretiyle söndürdüm. Adam teşekkür etti. Sanırım olmaması gereken şeyler yapan gençler anlayışsız ve inatçı burada. Kutsal sayılan suyun yanına gittik. Arkadaş suya girdi ama ben girmedim. Yedi kez suya girip çıkan tiplerin ruhu suya bulaşıyormuş gibime geldiği için. Çeşmeden sularımızı doldurup yola koyulduk. Yol kenarındaki siyah erik ağacından biraz erik toplayıp Gorki Park üzerinden merkeze geçtik. Kahve içmek istedim. Seven Coffee Seeds (yedi kahve çekirdeği) adında bir yere oturduk. Burası çok sevimli bir kafeydi. Kahvesi pek lezzetli değil ama gerek konumu, gerekse ahşap iç mekan tasarımı ve kahve kültürünü yansıtan unsurlar açısından keyif verici bir yer. Kafenin sahibi genç bir adam. İç mekan tasarımının kendine ait olduğunu söylüyor. Başarılı. Kim bilir kaç tane genç insanın zihninde, hayal dünyasında, kaç tane hayal, tasarı, proje, kimlik geziniyor. Oysaki görünürde ne bir iş, ne bir eser. Dostane muhabbetinden dolayı teşekkür edip ayrıldım oradan.  

 

 

 

 

 

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

           Tekrardan camiye döndük. Cami çıkışında otobana doğru yürümek istedik. O muhitten ayrılmadan önce eski yapılardan birkaçının fotoğrafını çekmek istedim. Birkaç kare aldım ki, yol arkadaşı seslendi. Bizi arabayla götürecek birini bulmuş. Atladık arabaya. Türkî bir adam. İyi kötü Türkçesi var. Harkov’un bir köyünde yaşıyormuş. Cuma namazı için gelmiş buraya. Yanında satmak üzere getirdiği ekmek ve peyniri de var. Peynir salamura olup yanımızda taşımaya müsait olmadığı için almadık. Ekmek güzeldi. Kürtlerin tandır ekmeğine benziyordu. Tandır ekmeği… Bilmeyenler için; bir-iki metre derinlikte ve yarım metre civarı genişlikte bir çukur. Çukurun dibindeki ateş, taşları ısıtıyor ve çukurun üst tarafına yapıştırılan hamurun pişirilmesi suretiyle yapılıyor ekmek. Tandır, içimde acı bir imge gibi. Memleketim olan Maraş’ın doğusunda, kenar mahallenin birinde geçen çocukluğumun bir kısmında şahit olduğum; daha doğrusu duyduğum bir ölüm vakası. Masum bir tip olan, işinde-gücünde Kürt bir adam. Çocuğu tandıra düşerek ölmüş. Ne acı. Çocuk yaşta gözlemlediğim bu adamın gerçek melankolisi, bana varoluş hakkında acı bir sır vermiştir… Bizi götüren köylü adam Ukrayna’nın ekonomisindeki bozukluğu bürokrasiye yerleştiğini söylediği yahudilere bağlıyor. Fakat kendi ekonomisinden memnun olduğu her halinden belli. Ben adamın bu hâlini onun ön kabûlüne bağlıyorum. Memleketinden, kültüründen, akrabalarından ayrılıp kendi varoluşu peşine düşmeyi kabullenmiş ve doğal, basit bir hayat yaşıyor. Bir bakıma bu adam bencil olarak da değerlendirilebilir. Hayat, başkalarının kader çizgileriyle, kader çizgilerinin bizi ilgilendirmeyecek yönleriyle ilgilemeyecek kadar özel bir süreç. Hem insan o kadar büyük bir yaratık da değil. Adama teşekkür edip ondan ayrılıyoruz ama bizi bıraktığı yerdeki markete giriyoruz adamın ardından. Biraz yiyecek bir şeyler alıp otostopa devam ediyoruz. Şehir merkezinde pek umut yokken otoban ümitvâr. Nitekim bir müddet sonra bir tırcı duruyor. Adam Rus. Bizi Poltova’nın girişine kadar bırakıyor. İndiğimiz yerde otoban sınırına yakın güzel bir göl var. Gölde tekneyle balık tutmaya çalışan bir adam. Birkaç fotoğraf çekiyorum, yemek yiyoruz ve yola devam.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Poltova’nın şehir merkezine doğru gidiyoruz. Şehir içinde otostopla bizi almayacaklarına inanıyorum ama arkadaş şansını deniyor. Şanslı nitekim, birisi duruyor. Haritadan gideceğimiz yeri gösteriyoruz. Bizi oraya kadar bırakıyor. Yine bir cami. Caminin avlusunda Amerikalı zencilere benzeyen Afrikalı bir öğrenci. Harkov’da okuyormuş. Abisi Ankara’da büyükelçiymiş falan. Sigara istiyor. Veriyorum. O da armut veriyor. Prensiplere dayalı içgüdüsel bir davranış gibi geliyor bu bana. Nerede kalacağımızı soruyor. Camide diyorum. Namaz vakti yaklaştı. “Benim işim var, geleceğim” diyor. Gidiş o gidiş. Namazdan sonra imamlık yapan on yedi yaşlarındaki gençle konuşuyoruz. Poltova’dan bahsediyor. Camide kalıp kalamayacağımızı soruyoruz. “İmama sormam gerek” diyor. İmamı arıyor. Kalamayacağımızı söylüyor. Çocuk bize sürekli bu şehrin güvensiz olduğunu, toplumun kötü insanlarla dolu olduğunu ve bu insanların kötülük yaptıklarını söylüyor. Yanındaki zayıf, sıska adam bize yardımcı olmak istiyor. Beş çocuğu olmasa evlerinde kalmamızı sağlayacağını söylüyor. Yol arkadaşıma nazaran daha güvensiz bir insan olmama rağmen bu kadar tutucu, güvensiz bir yaklaşımı üstelemedim. Yanımızda yiyecek vardı. Caminin karşısındaki parkın köşesinde bir yere kurduk çadırı. Yemek yiyip çadırda oyalandıktan sonra uyuduk.

 

    

    4. Gün / Poltova-Kiev

 

    Bir an önce bu sıkıcı hissettiğimiz şehirden ayrılmak istediğimiz için sabah uyanıp otobana doğru yol aldık. Şehrin girişinde bahçelerinden kızarmış elmalar sarkan sevimli evler, bir binanın önünde yer alan ince dallardan yapışmış olan sepet biçimindeki geniş saksı ve otobana giden yolun üstündeki köprünün altında yer alan eski tren yolundan başka pek bir güzelliğe rastlamadım burada. Bizi ilerletecek bir araç bekledik.  Bir tırcı bizi gideceğimiz  yolun yarısına kadar götürdü. İndiğimiz yerde dinlenen biri vardı. Yaklaşık olarak aradan kırk beş dakika geçtikten sonra adam gidecekken bize nereye gittiğimizi sordu. Kiev’e gitmek istediğimizi söyleyince bizi de aldı. Adı Daniel idi sanırım. İnşaat mühendisiyim dedi. Yolun yarısında mola verdik. Birer kahve içip yola devam ettik. Kiev’e girerken köprüye varmadan önce sağdaki küçük kiliseyi kendi işiymiş. Kilisenin üstünde görünen altın renkli malzemeyi sordum. Çelik üstü boya imiş. Daniel, çok samimi bir insandı. Bizi köprünün altında bıraktı ve yoluna devam etti. Biraz köprünün altındaki gölün yanında vakit geçirdik. Ardından tekrar köprüye çıkıp köprünün batısından aşağı inen yoldan kuzeye, merkez yönüne doğru ilerledik. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sağdaki büyük marketten alışveriş yaptıktan sonra ileride küçük bir mekana oturduk. Burası hem kafe hem de bardı. Biz kafe kısmını işgal ettik. Kafe-barın sahibi orta yaşlı, kısa boylu bir kadın. Yanında da arkadaşı var kendi tipinde. Birlikte konuşup sanırım dedikodu yapıyorlar. Nitekim kadının arkadaşı bir şeyler anlatıp araya anlattığı vaziyetin gözden geçirilmesini telkin eden bir “aha!” sıkıştırıyor. İhtiyaçlarımızı giderdikten sonra oradan ayrılıp göl kenarında yatacak bir yer bulmak için yola koyuluyoruz. Sağdaki ilk büyük yoldan göle doğru gidiyorduk. Yolun girişinde sağda üç tane adam vardı. Biz ilerledikten sonra adamlardan biri hızlıca yürüyüp önümüzden devam etti. İki tane köpek adama tehditkâr havlayınca adam geri döndü. Bu yolu güvensiz bulup daha ileriden göl kenarına varmayı yeğledik. Çok güzel bir yere denk geldik. Sakin, sessiz. Biraz yemek yeyip çadırı kurduk ve yattık. 

 

    

    5. Gün – Kiev

 

    Uyandığımızda güzel bir göl manzarası karşıladı bizi. Karşı yamaçta sıra sıra dizilmiş kayıklar, önümüzde ise sazlıklar vardı göl kenarında. Biraz oyalanıp haritada yakınımızda görünen botanik parka doğru yol aldık. Yolda giderken iki kişi yanaştı. İngilizce olarak döviz bürosunun nerede olduğunu sordular. Bilmiyoruz, yukarıda sanırım gibisinden bir şeyler söyledik. Merkez yukarıda olduğuna göre. Nereli olduğumuzu sordu. Türkiye’den olduğumuzu söyleyince ahbap gibi davranmaya başladı muhatabım. Ben normal diyaloğuma devam ettim. Kahvaltı teklif ettim ama bir an önce para bozdurmak istediklerini söylediler. Ben de üstelemedim. Botanik park, yakında, yolumuzun karşısındaydı. Tepelik, ağaçlı bir alan. Yukarı çıkarken solda bir manastır vardı. Nedense Hristiyanlığa ait dini yapılar hiç ilgimi çekmiyor. En tepeye doğru devam ettik. Sabahı burada geçirmek güzel. Nitekim çevrede ağaçlar var ve de sessiz ve yüksek bir alandayız. Aynı zamanda ağaçların arasından görünen köprü ve göl manzarası güzel. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kahvaltıyı yapıp biraz gezdikten sonra aşağı indik. Petrolde bir kahve içtim. Petrolün yanındaki patikadan ilerleyince petrolün arkasına düşen bir yerde çeşme vardı. Arkadaki tepeden gelen güzel bir su akıyor burdan. İnsanlar büyük şişelerle gelip su dolduruyorlar. Su, yeşillik, gölge, sabah, yolculuk psikolojisi… Güzel bir melankoli. Karşı tarafta büyük bir kadın heykeli var. O da tepelik bir yerde. Oraya yöneldik. Yolun karşısına geçtikten sonra merdivenlerden yukarı çıkmaya başladık. Etraftaki ağaçların bazılarında dallarında sincaplar var. Sevimli hayvanlar şu sincaplar. Yüz metre civarındaki bu metal kadın heykelinin bir elinde Sovyetler’in arması bulunan bir kalkan ve diğer elinde kılıç var. Açık hava müzesi burası. İkinci dünya savaşından kalan zırhlı araçlar vesaire var. Bu geniş alanda kiliseler, kapalı müzeler vesaire de var. Biraz gezindikten sonra aşağıya indik. Doğumuzda kalan gölden tarafa doğru yöneldik. Gölün diğer tarafına, sahilden tarafa köprü üzerinden devam ettik. Köprü insan dolu. 

 

Bir grup genç insan para karşılığında isteyenleri halata bağlayıp köprüden aşağı atıp sallandırıyorlar ve geri çekiyorlar. Biraz bunlara bakındıktan sonra gölün yanına geçtik. Gölde yüzdük biraz. Yosunlardan pek rahat edemediğim için biraz yüzüp çıktım. Gölün arkasındaki ağaçlarla kaplı geniş alana geçtik akşam bastırınca. Arkadaş çadırı kurmaya başladı. Ben biraz kahve içmek istedim ve işletmelerin olduğu yere gittim. Yağmur bastırınca arkadaşa bakmaya gittim. Çadırı kurmuş. İyi. Çadırda biraz oyalanıp tekrar gittim az önceki yere. Sarhoşluğuyla mücadele eden bir sarhoş ve yanında birkaç genç. Muhabbet etmeye çalışıyorlar ama daha çok yeme-içme. Yağmur daha ilginç. Bir kahve daha almak için içeri geçiyorum. Kasadaki kız ve yanındaki oğlan, sarhoşu ortamın bilinçdışına itmek istiyorlar. Bunu ve buna benzer durumları anlayabiliyorum maalesef. Ben de onları destekliyorum. Nitekim sarhoş bilinçdışına itildi. Artık ne derse ve yaparsa önemi yok. Bunu sezmiş olmalı ki sükunete bürünüyor. Ben de bütün bunları bilinçdışına itip çadıra geçip yattım. 

 

    6. Gün / Kiev

 

    Sabah erken uyandık. Böyle iyi. Erken uyu, erken uyan ve  yolda sürekli ilerleyerek yeni yerleri, farklı insanları ve farklı bir kültürü keşfet.   Yakındaki mekanlardan birine telefonları şarj etmek için priz sordum. Mekan sahibi epey yardımcı oldu. Telefonu prize taktıktan sonra oturmamı işaret ettikten sonra kahve ikram etti. Arkadaş da uyanıp geldi. Ben biraz gezinmek ve fotoğraf çekmek istedim. Güzel sayılabilecek bir kare: Ağaçlık yol, şiirsel bir patika kıvrılarak gidiyor. Patikanın sonunda genç bir kız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tekrar döndüm. O bölgeden ayrılarak yola koyulduk. Yine bir camiye doğru gidiyoruz. Er-Rahma Mosque. Yolda giderken bir büfeden sigara almak için durdum. Büfede bir iki kişilik bir sıra vardı. Beklerken alkolik bir tip geldi para istemek için. Nedense benden kimse bir şey istemiyor bir dal sigaradan başka. Arkadaş, bildiği kelimelerden birini söyledi “davay”. Bunları gören genç bir bayan bize yönelip İngilizce “ Bu adam adına özür dilerim” dedikten sonra adama yönelip Ukraynaca bir şeyler söyledi. Sanırım ülkelerinin kötü tanınmasına sebep olduğunu falan anlatıyordu. Bence üçü de zor durumdaydı. Sigaramı aldıktan sonra devam ettik. Yolda giderken sırt çantamın kulpu omuz hizasından koptu. Zaten can çekişiyordu ve beklediğim bir şeydi. Büyük bir iğne ve kalın bir iplik alıp diktim. Epey sağlam oldu. Devam ettik. Haritaya bakılacak olursa camiye yakınız. Aralık bir yola girdik. Ağaçlar arasından, dar bir patikadan ilerledik. Bir mezarlığa denk geldik. Mezar taşlarında Arapça yazılar ve ay-yıldız var. Müslüman mezarlığı. Camiye daha da yakınız. Mezarlığı geçtikten sonra çok güzel, yüksek bir tepenin üstünde bulduk kendimizi. Burası hayranlık veren bir güzelliğe sahip. Aşağıda yerleşim yerleri, tepenin üzerinde sararmış otlar ve karşı tarafta ağaçlar var. Ağaçların arasından caminin minaresi görünüyor.

 

 

 Akşam burada kalmak üzere camiye doğru yol aldık. Cami, uzaktan görünen küçük minaresine nazaran büyük bir yapı. Üç katlı falan. Alt katların birinde öğrenci yurdu var. Çocuklara gerek cami içinde ve gerekse bu katların birinde dinî eğitim veriliyor. İmamın odasına gittik. Ağır sırt çantalarından bağımsız gezmek için imama çantalarımızı camiye bırakıp bırakamayacağımızı sorduk. Güvensizliğin verdiği tereddüt uzun sürünce üstelemedik. Maalesef bu gurbet elde güvensizliklerine en çok maruz kaldığımız insan tipleri Müslümanlardı. Tepeden görünen bölgeyi, yerleşim yerlerini gezmeye koyulduk. Kalabalık yerlerde baş ağrısı ve sakin yerlerde renksizlikten başka bir şey yoktu. Tekrardan caminin arka tarafındaki kalacağımız yer olan tepeliğe yöneldik. Banyo yapmalıyım. Bu gece hostelde kalalım dedim yol arkadaşına. Bana uyar, dedi. Kiev Art Hostel adında bir yer bulduk. İki tane genç ilgileniyor burayla. Fiyat sorduk. Söylediği fiyat makul geldi bana. Arkadaşa da öyle. Tamam, söylemiş olduğun şu fiyata bu gece burada kalmak istiyoruz gibisinden bir şeyler söyledim gencin birine. Az önce söylemiş olduğu fiyattan farklı bir fiyat söylediği için fiyatta anlaşamadık. Sanırım bir iletişim problemi algı problemine dönüştü burada. Fakat banyo için fiyatta uyum sağladık. Banyo yapıp çıktım. Arınma duygusu; her anlamda. Çocuk bizi markete kadar bıraktı sağ olsun. Yiyecek bir şeyler aldık. Camiye, oradan da tepeye gidecektik. Yolda bir grup gence rastladık. On yedi, on sekiz yaşlarındaydılar. Önlerindeki büyük bir teleskopla ay’ı gözlemliyorlar. Müsaade isteyip biz de baktık. Ayın üstündeki çukurları gösterebilen iyi bir teleskop. Ay’ı yakından görmek güzel bir his. Teşekkür edip ayrıldık. Hep benzer algılar: insan dünyayı kainat çapında düşününce evrendeki küçüklüğünü anlar ama büyüklükten vazgeçmez, küçüklüğünü de bir şekilde büyüklenme sefaletine bağlı olan büyüklüğüne mâl eder. Cami, tepelik, çadır ve uykuya yaklaşma. Tepede rüzgâr almayan, çukurluk yere değil de tastamam tepelik yere kurduk çadırı. Özellikle. Çünkü burası çok güzel bir yer. Güzellik, insanda hayranlık duygusunu uyandırıyor, sonra insanı kendisine karşılık fedakarlıklarda bulunmaya sevk ediyor, sevecenlikle. Hele bu güzellik, güzelliğini kötülüğüne alet eden bir varlığa ait değilse ne âlâ! Güzellikten etkilenebilme de insana insanlığını tattıran bir durum. Bu da güzel. 

    

    7. Gün / Kiev – Rivne

 

    Uyanınca bu şehirden ayrılmaya karar verdik. Otobana doğru yollandık. Otostopla Rivne’ye vardık. Şu meşhur Aşk Tüneli’ne gitmek istiyorduk. Rivne’nin kuzeyinde, Klevan’da. Rivne-Klevan yolunda ilerliyorduk. Akşam olmuştu. Kimsenin bizi otostopla alacağı yoktu bu saatte. Bir petrol istasyonuna gittik. Kısa boylu, gözlüklü, genç bir adam vardı. Buraya çadır kurup kuramayacağımızı sorduk. “Tabiki de kurabilirsiniz” dedi. Sabah saat kaçta gideceğimizi sordu. Yedi, dedim. İyi geceler dileyip çadırı kurmak için petrolün arka tarafına geçtik. Çadırı kurduk. Günün büyük bir kısmı yolda geçmişti. Kısa sürede uyuduk. 

 

    8. Gün / Klevan – Lviv

    Sabah yedide bizi petrolde çalışan genç adam uyandırdı. Çadırımızı kaldırıp yola devam ettik. Klevan yolunda bizi aracına alan olmadığı için dolmuşa bindik. Oradan biraz yürüyerek, biraz da –kısa mesafe de olsa- otostopla Aşk Tüneli’ne geçtik. Uzun uzadıya eski bir tren yolu ve tren yolunun sağında ve solunda içlerdeki ormandan süregelen ağaçlar. Gayet sessiz ve sakin.  

 

 

 

 

 

Birkaç yerli çift ve beş-altı kişilik Çinli bir gruptan başka kimse yoktu. Üç saat civarında vakit geçirdikten sonra otostopla tekrar Rivne üzerinden Lviv’e gitmek üzere otobana vardık. Bir petrolün yakınında otostop çekerek bekliyorken epey eski bir araç durdu. Arabadan sade ve temiz giyimli, yüzü traşlı, gözlüklü bir beyefendi indi. Arabanın arkasında ağzı metal kapaklarla kapalı olan büyük büyük süt satırları vardı. Adam özverili bir şekilde satırların arasından bir kişilik yer açarak “hadi gidelim” dercesine jest ve mimiklerde bulundu. Arkadaş arkaya atladı, ben öne geçtim. Adam, arabayı çalıştırmadan önce minik bir şalteri indiriyordu. Sanırım bu aracın çalışması için ısınmasını beklemek  gerekiyor. Araba o kadar eski. Her ne kadar bütün ülkeler gibi çirkin yanları olsa da bu adam ülkesinin güzel yanını özetliyordu: İmkânsızlıklara rağmen mutlu, etkin, barışık, toplumsal, nizamî, kanaatkâr, sade ve güzellikle iç içe olan bir hayat. Bencilliğin katı duvarları arasında insanları sıkıştırıp bir diğerini bunaltmaksızın ve ne rezil görme, ne de rezil görülme saplantısına düşmeksizin varoluşunu devam ettirme sanatı…

    

 

Yolculuk süresince adamın gayet doğal ve içten davranması, bizim de kendimizi rahat hissetmemizi sağlıyordu. Sağ olsun, bizi Lviv’in merkezine kadar bıraktı. Yolda mola vermek istediğimiz zaman da bizim için durup beklemişti. Biz de vedalaşırken içten bir şekilde iyilik temennileriyle vedalaştık. Lviv’in merkezinde inip vakit gereği müsait bir yerde ibadet ettik. Ardından hem telefonlarımızı şarj edebileceğimiz ve karnımızı doyurabileceğimiz bir yer bakındık. Bir alışveriş merkezine girdik. İhtiyaçlarımızı giderdikten sonra kalacak bir yer bakındık. Bir araba yolunun yanında, kaldırımın arkasındaki geniş düzlüğün arkasına düşen, enginde küçük bir asfalt yol. Çadırı buraya kurduk. Burası sakin, pek gelen giden yok. 

 

    9. Gün / Lviv 

 

  

 

 

 

 Sabah kalkıp Lviv High Castel’a çıktık. Burası neredeyse sadece yüksek ve eski olması bakımından kaleye benziyor. Birçok Türk ile karşılaştık burada. İstanbul’dan gelmiş olan iki genç kız vardı. İnsan tipleri olarak pek uyum sağlamadığımız için yüzeysel konuştuk. Tepede oturanlardan birisi kitap okuyordu. Baktım, harfler latince. Bizi duymuş ama oralı olmamış olacak ki yanına gidince Türkçe konuşmaya başladı. Belli ki konuşmak için uygun frekansı kolluyordu. Kitaplardan bahsettik biraz, tanıştık derken kaleden birlikte inmeye başladık. Metin adında İstanbul’da bar işleten bir Kürt. Bisikletle geziyormuş gezisi boyunca. Mantıklı geldi bir bakıma. Bir başına bisikletle tanımadığın, bilmediğin yerleri gezmek. Şu veya bu şekilde aşinası olmadığın bir yerde gezmek, insanların bilinç dışında yüzmek anlamına gelmekteyken, bu gezintiyi bisikletle yapmak, bilinçdışı denizinde tekneyle ilerlemek gibi bir şey. Şiirsel kıvamı unutmamak gerekiyor. Metin, bizden ayrılıp bisikletle yolculuğuna devam etti. Kaleden tamamen inince yolun karşısında, ortasında heykel dikili olan bir meydan ve meydanda yer yer dizilmiş kitap, antika, efemera satıcıları. Kitaplar genelde Kiril alfabesiyle yazılıydı. Efemera satanların birinde eski fotoğrafların mat, kuşe kağıda basılmış hali de vardı. 1960’lara ait üç tane fotoğraf baskısı aldım. Açıkçası bu fotoğraflar beni heyecanlandırmıştı. Nitekim bunlar meraklısı olduğum “piktoryalizm” veya “resimselcilik” akımı doğrultusunda oluşturulmuş çalışmalardı. Standart resim sanatında ustalık gerektiren dramatik izlenime ve standart fotoğrafçılıkta olmayan resimsel izlenime sahip çalışmalar. Üçü de manzara fotoğrafı. Biraz da kitapçıları gezindim. Sonra arkadaşla birlikte oradan ayrıldık. Yine bir camiye doğru yollandık.

 

 Haritada görünen mescit, bir binanın içinde. Binanın kapısı kapalı. Kapıda şifre düğmeleri var. Meraktan yokladık. Açıldı.  Bu ve yakınlarındaki binaların girişindeki atmosfer  hoş göründü bana. 

 

 

    

 

 

 

 

Üst katlara çıktık. Kapıları çaldık ama açan yok. Tekrar caddeye çıkıp eski binalarla kaplı caddede yürümeye devam ettik. Bir işletmeye girip şişelerimize su doldurduk. İlerleyince bir park denk geldi. Bu parkın sote bir köşesinde saçımızı yıkadık. Ben bir şeyler atıştırdıktan sonra oradan ayrılıp geldiğimiz yoldan tekrar döndük. Mescite uğrayalım dedim. Bu sefer açıktı. Tanıştık. Ertesi gün Kurban Bayramı olduğu için yapılacak etkinlik hakkında bilgi aldık. “Yarın geliriz” deyip oradan ayrıldık. Önceki gece yattığımız bölgeye doğru ara sokaklardan ilerledik. Devam ederken yol arkadaşı durakladı. Ara bir sokakta, bir binanın önünde dikilip konuşan adamlara bakıyordu. “Bunlar Türk’e benziyor” dedi. Ben de “ sadece Türk değil, Süleymancılar” diye düşünürken adamlara doğru yöneldik. Mesafe çok yoktu. Arkadaş selam zarfı attı. Selam alıp Türkçe konuştuklarında tanışıp konuştuk. Akşam yemeği için bizi ısrarla ve ikramla ağırladılar. Biraz sohbet edip oradan ayrılarak yolumuza devam ettik. Bizim yattığımız yerin yakınında da bir mescit varmış. Vesaire. Tekrar dünkü yere varıp uyuduk. 

 

    10. Gün / Lviv

    Sabah erken uyandık, yedi buçuk gibi. Bu sabah bayram sabahı. Burada bayram namazı normal vaktinden biraz geç, sabah saat sekiz civarında kılınıyor. Yol tarifini önceki günün akşamında aldığımız yakınımızdaki mescite gittik. Binanın önünde bir topluluk vardı: Çarşıdaki küçük mescitin imamı, Süleymancı Türkler ve Türkî birkaç Müslüman… Mescit dediğim, bir binanın girişinin üstü. Dış kapı kapalı. Açması için birini bekliyoruz. Birisi gelip şifreli kilidi açtı. İçeri girdikten sonra herkes sırasıyla teker teker bayramlaştı. Süleymancılar ön plânda. Bir tanesi namaz kıldırıyor ve elindeki kağıttan neredeyse Osmanlıca olan bir hutbe okuyor. Bugün Cuma aynı zamanda. Bu sefer Kırım Türklerinin mescitine gidiyoruz. Türk iş adamları, Adanalı bir talebe, Ankaralı iki tane genç turist. Sıradan sohbetler. Ben daha çok kendi halimdeyim. Çat-pat Türkçesi ile Kırım Türkü, bugün Rusların elinde olan Kırım’dan bahisle 

    -Valla, Ruslar Kırım’a yerleşti; savaş falan olmadan Kırım’ı ele geçirdiler. Müslümanlar hapsedildiği için biz de Ukrayna’ya geldik. Falan, filan… Cuma’dan sonra Odessa’ya gitmek üzere otobana doğru devam ettik. Otobanda bizi bir aile aldı. 28-29 yaşlarında bir evli çift ve bir bebek. Türkiye’de böyle bir güven duygusunun bulunmasına imkan yok. Nitekim bizi öğlen aldılar ve ertesi gün indikten sonra akşama kadar aklımda bu güven hissi vardı. Her neyse. Sekiz yüz km. yola gitmek üzere bindik arabaya. Kadın da benim gibi biraz İngilizce biliyor. Tanışma faslı. Ardından algılar bebeğe yöneldi. Sanırım güven hissini pekiştirme amaçlı. Her iki taraf için de geçerli. Bebek yaklaşık bir yaşında. İki yüz km. civarında yol katettik ki araç kuyruğuna denk geldik. Bu kuyrukta yaklaşık yarım saat bekledikten sonra yola devam ettik. İleride bir manzaraya şahit olduk: Büyük bir harç mikseri şarampol kenarında. Bir arabayı sıyırıp geçmiş ve diğerini neredeyse ikiye katlamış. Kötü bir durum. Herkes aynı kanaatte: Kazada kesin ölü veya çok ağır yaralı var. Bende pek şiddetli olmayan bir dehşet duygusu uyandı. Yol arkadaşında mukadderat düşüncesini uyandıran bir ses tonu ve söylemler. Arabayı süren adamda biraz korku ve korkudan daha baskın olmayan şanslılık düşüncesi belli ediyordu kendini. Kadında ise çok hafif bir felaket hissi ve ondan daha baskın gelen şanslılık düşüncesi varken sanki nihilist bir psikolojik tavır  sergiledi. Nitekim kendi içimde ve sadece arabayı arabayı süren adamın yüzünde görebiliyordum bu olayın etkisini. Yolumuza devam ettik. Kadın, bize kendi eliyle yaptığı yöresel kekten ikram etti. Lezzetliydi gerçekten. Mola verdik. Kahve içip biraz yorgunluğumuzu dağıttık. Ardından epey yol aldık. Yine bir petrolde mola verdik. Hava gayet soğuk, gece yarısı. Biz kalın giyinmemize rağmen soğuktan titrerken; adam, ince elbiselerle üşüyor görünmüyordu. Aklıma bebek geldi ve sırt çantamdaki polar battaniyeyi verdim bebek için aileye. Arkadaş petroldeyken bizden ayrıldı. Çadırı kurup orada uyudu. Bulunduğumuz yer Moldova’ya yakındı. Sabah uyanıp Moldova’ya gidecekti. Bende pasaport olmadığı için ben aileyle devam ettim Odessa’ya. 

 

    Odessa’ya varmamıza pek kalmamıştı. Uykusuzluktan bayılacak gibiydim. Uyku ile uyanıklık arası bir halde yolun bitmesini bekliyordum. Bir ara kadına bir şeyler söylemek istedim:

 

    -Bugün İvan Franko’nun ölüm yıldönümünü kutluyorlardı Lviv’de. Onun hakkında biraz okudum. Sekiz ay civarında hapiste yatmış ve sefalet içerisinde ölmüş. Şairlerin hakkını yaşıyorken tayin etmeli değil misiniz? 

    

Sonradan bu söylediklerime pişman olmuştum. Zira kadın hüzünlendi. Hem İvan Franko’nun hayatî problemlerinin müsebbibi bu kadın değil. Hem de manevi anlamda da sitemimi bu kadına yönlendirmeye hakkım yok. Şöyle ki; kendi ülkemdeki gerçek şairlerin hayatî problemleri tam anlamıyla berbattı. Bir şekilde atamadığım şiir saplantısının ve uykusuzluğun mağduru olarak Odessa’nın girişinde iyi bir şekilde ayrıldım onlardan. 

    11. Gün / Odessa

    Arabadan indiğimde otobanın sağ tarafında bir küçük ahşap dükkân tarzında bir yer ve az ilerisinde küçük bir ahşap kulübe vardı. Bu ahşap kulübede biraz uzanıp düşündüm. Belki uyurum dedim ama uyuyamadım. Şimdi bunları yazarken pek yaşamadığım aşırı ses hassasiyeti problemi o zaman devam ediyordu. Bu problemin diliyle söyleyecek olursam; otobandan gelen araç sesleri deli ediyordu beni.  Şimdi anlıyorum da odaklanma ile ses arasındaki bağlantıyı zorunlu görme mükemmeliyetçiliği bir saplantıdan ibaret bu çağ ve yaşam tarzı için. Kalkıp yolun karşısına geçtim. Yol kenarındaki ceviz ağaçlarından biraz ceviz toplayıp yedim. Biraz da çantaya attım. Ağaçların arkası, uzun uzadıya bir tarla. Tarlanın sonlarına doğru sabaha özgü ince bir sis tabakası. Gökyüzünde kuşlar benden tarafa göç ediyorlar. Biraz burayı seyredip fotoğraf çektikten sonra ufka doğru, şehir merkezi yönünde yürümeye devam ettim. Büyük bir toptancı pazarına benzeyen bir bölgeye girdim. Buranın çıkışına varınca yürümekten yorulmuştum. Yine de yürüdüm. Daha da yorulunca otostop çekmeyi denedim. Birisi durdu. Arabaya atlayıp merkeze gitmek istediğimi söyledim. Tersi yöndeymiş. Epey yolu boşuna yürümüşüm. İnip ters yönde otostop çektim. Durdu. O da beni merkeze giden otobüsün durağına bıraktı. Otobüse binip son durakta indim. Epey mesafe bir şehiriçi otobüsü için. Yakındaki bir marketten ekmek, peynir, domates ve içecek aldım. Bunları yiyecek uygun bir yer bakındım. Bir kafenin arka tarafında bir bank vardı. Orada oturup yedim. Telefonumda şarj yok. Kafeye oturup telefonu şarj ettim. Yola devam. Sahile gitmek istiyordum. Denizin verdiği rahatlık hissi dolayısıyla insanların sahilde rahat davranmaları dolayısıyla dinlenme açısından iyi. Burada kendime uygun bir yer bulabilirim. Haritada sahile yakın bir park görünüyor. Oraya vardım. Burada hep savaş araçları serginlenmiş. Savaş uçağı, denizaltı aracı, savaş gemisi  vesaire. Bazı genç aileler çocuklarını ve bazı yaşlılar torunlarını buraya getirip gezdiriyor, birlikte vakit geçiriyorlardı. Savaş ve bu tarz uzantıları itici bir durum ama toplumlar ve onların mevcut ve potansiyel düşmanları duygusal-estetik yargılara göre şekillenmiyor. Sahili bir kenara bıraktım, deniz kenarına. Bu halde gidebilmeyi gözüm kesmedi. Parkın dahilindeki ağaçların arasında bir yerde, bir ağaca sırtımı yaslayıp kitap okudum. Dovrolyubov’un Oblomovluk Nedir? adıyla yayınlanmış olan bir eleştiri kitabı. Neden bunu aldım ki yanıma. Sarmadı okumak. Hepsini de okumadım zaten. Eskiden iyi gelmese de okumayı sürdürürdüm. Şimdi bunu pek yapmıyorum. Üstelememek iyi, bir bakıma. Dinlendikten sonra otobüse bindim. Son durakta, merkezde indim. Şehir merkezinde biraz gezdim. Merkezde büyük bir cami vardı. Burayı ziyaret ettim. Lokantacı bir Türkî ile tanıştım. Sonradan onun İstanbul’dan Türk bir misafiri geldi. Bayramın ikinci günü münasebetiyle bayramlaştık falan. Buraya ticari amaçla gelen sıradan bir insan. Caminin dışında, köşede bir polis sürekli bekliyor. Aynı zamanda Avrupa Birliği’nin bayrağını taşıyan bu cami, ibadet saatleri (belki de dakikaları ve saniyeleri) dışında kapalı tutuluyor. Güvensizlik ve sıkıntı hissi. Buradan ayrılıp merkezde biraz daha gezdim. Arkadaş Moldova’da olduğu için tek başımaydım. Çadır da ondaydı. Ülke farklı olduğu için telefondan ulaşamıyordum. Sahile gitmeyi planladım. Ara sokaklardan büyük caddeye ulaşayım derken yanlışlıkla şehir içindeki çevresi duvarlarla ve demirlerle kapatılmış olan tren yoluna girdim. Tren yolundan çıkabildikten sonra sahile ulaşmak için yola devam ettim. Hava kararmıştı. Karnım da acıktı. Yol üstünde bir parkta oturup çantadaki ekmek, domates ve peyniri yemeye başladım. Bir sarhoş geldi. O Ukraynaca konuşuyordu; bense Türkçe. İngilizce bilmiyor ama iki-üç kelime aracılığıyla üç dil bildiğini anlatmaya çalışıyor: Ukraynaca, İngilizce, Rusça. Benim Rus olup olmadığımı anlamaya çalışıyor. Arada bir beni bana gösterip “Ruski? Ruski?” diye soruyor. Benim Ukraynaca sayılı kelimelerim arasından hayır anlamındaki “ni” kelimesini kullanıyorum, anlatamıyorum. Sarhoş insana istediğin bir şeyi anlatmak zor. Anlamak istediğiyle anlatmak istediğin arasındaki kararsızlığı sürdürmek için aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor. Ekmek ve domates uzatıyorum, almıyor. Sonradan bir arkadaşı geldi. Kendisi orta boylu, yuvarlak yüzlü ve yarım akıllı biriyken arkadaşı uzun saçlı, uzun boylu, uzun yüzlü, sinirli ve sabırsız bir tip. İçinde yiyecek-içicek olan bir iki poşet var elinde. Kendi aralarında konuşup gitmeye koyuldular. Yemeğimi yemeye devam ettim. Bir müddet sonra yirmi yaşlarında bir genç geldi. O da sarhoş. Bir şeyler söylüyor ama anlamıyorum. Samimice konuştuğunu anlıyorum yalnızca. Onun dilinde “deniz” diyor ve elimle denize doğru gittiğimi anlatıyorum. Anladığım kadarıyla “ben de denize gidiyorum” diyor. O da benim Rus olduğumdan şüphelenmişti. Milliyetçi diyalektiğin verdiği psikolojik zararlar… Elinde büyük bir demir var ve onu taşımaya çalışıyor. Demirin bir ucundan da ben tuttum. Aşağı doğru ilerledik. Bir marketin yanına gelince bana içki ısmarlatmak istedi ama ben pek oralı olmadım. Artık ondan ayrılıp yola hızlıca devam ederek bir an önce sahile ulaşmak istiyordum. İki arkadaşı geldi; bir kız ve bir erkek. Bunlar daha olgun ve daha kaybetmiş bir görünüme sahip. Kendi aralarında konuşmaya başladılar. Erkek arkadaşı polisten falan bahsediyor. Derken ben yoluma devam ettim. Hava karanlık. Sarhoşların bölgesinden uzaklaştım sanırım. Haritaya baktım. İleride yeşillik bir bölge var. Köşedeki petrolün arkasından yola devam ettim. Ağaçların arasında sakin bir yere geldim. Uykusuzluk, beden yorgunluğu, sarhoşlardan dolayı içimin yorgunluğu ve bir başınalığın verdiği garip hislerle durup çevreme bakındım. Karanlığa hafifçe dokunan ay ışığıyla beliren ağaçların silüeti, dallardaki yaprakları okşayan hafif bir rüzgâr ve bu haliyle beni sarıp sarmalayan güzel bir atmosfer. Öyle güzel ki. Derken bir ses bu atmosferi bozuyor. Çıtırtı seslerinin geldiği yere gidip bakıyorum. Bir kirpi. “Allah iyiliğini versin”. Çantamı bir ağacın dibine bırakıp çantaya yaslanırken atmosferimdeki aynı frekansı tekrar yakalamaya çalışırken bazı düşüncelere kapılıyorum:

          -Acaba birileri veya köpekler gelir mi?

          -Çadırsız, örtüsüz nasıl uyuyacağım?

          -Böyle yaslanarak dinleneyim, uyurum sanırım. 

    Derken telefon çalıyor. Arkadaş Odessa’ya gelmiş. Adresi gönderiyorum ve otostopla geliyor. Başarılı. Çadırı kurup yatıyoruz. 

 

    

    12. Gün / Odessa

 

    Sabah kalkıp meydana yakın, merkeze doğru gittik. Merkezde dolaşıp sahile indik.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Burada Lviv High Castel’da karşılaştığımız Kürt Metin ile karşılaştık tekrar. Burada da tek başına ve bisikletiyle geziyordu. Biraz bizimle oturup sohbet ettikten sonra yoluna devam etti. Denize girmedim. Sahil pek iç açıcı gelmedi. Akdeniz’den sonra Karadeniz pek cazip gelmiyor nedense deniz olarak. Tekrar merkeze döndük. Akşam olunca eski opera binasının yakınına vardık. Ardından oranın yakınındaki İstanbul Park’a gittik. Parka girmeden, sağ tarafta ışık gösterisi vardı. Gerek ses ve gerekse ışıklandırma açısından başarılı bir organizasyon. İstanbul Park’ta geceye yaklaşınca çadırımızı burada müsait bir yere kurup iyi-kötü uyuduk. 

 

    13. Gün / Odessa – Zakota

 

    Odessa’ya ayırmış olduğumuz gün sayısı çoktu. Bu günler boyunca Odessa merkezinde kalamazdık. Haritada haliç tarzında bir yer görünüyordu. Oraya gitmek istedik. Merkezle bu alan arasındaki yollar dolambaçlıydı. Biz de üç-dört hamlede gittik. Şehir merkezinde otostop çekmeye başladık. Bir kurye, bizi otobana kadar bıraktı. Otobanda ise bir kamyona bindik. Kamyon şoförü bizi haliçe doğru giden yolun girişine bıraktı. Bu yoldan bir yerleşim yerine ulaştık. Biraz yiyecek-içecek alıp yemeğimizi yemek üzere yürüyerek devam ettik. Sağımızda güzel bir göl vardı. Gölün kenarında balık tutan birkaç kişi. Gölün gerisindeki kulübenin yanından göl kenarına varmak istedik ama iri yapılı, alkolik görünümlü ve kulübenin sahibi olduğu anlaşılan bir adam ilerlememizi istemedi. Ben de elimdeki poşetleri göstererek yemek yiyeceğimizi ima ettim jest ve mimiklerle. Adamın yemek yeme eylemine karşı özel bir saygısı varmışçasına bizi uzun bir yemek masasına yönlendirmesi garibime gitti. Burada bir şeyler atıştırıp ayrıldık buradan. Kapalı bir bölgeye girdik. Girişte özel güvenlik vardı. Özel mülkiyetmiş. Geri döndük. Yolda otostop çekerek epey bekledik. Nihayetinde lüks bir araç aldı bizi. Selam verip bindik arabaya. “Türk olmasaydınız almazdım sizi” dedi kel adam. Biz de gezginlere uygun tepkiler verdik. Her zaman için derim: Bir gezgin değilim. Yol, yolculuk seanslarıyla hastalarını iyileştirmek için kendine çeken mâhir ve bilge bir doktordur. Her şeyin farklı açılardan farklı yönleri var. Her neyse; sadece belirli bir bağlam dahilinde tutarlı olunabileceğini göz önünde bulundurmayan çelişik mutlakçıların saplantılarını problem edinmeyeceğim. Bu bağlamda bir gezgin gibi davranarak tutarlı olabilirdik. Arabasına bindiğimiz şu mafya tipli adamlar ticaret yapıyormuş. Bakliyat ve kereste ticareti yaptıklarını söylüyorlar. Verdikleri izlenim ise uyuşturucu ve insan ticareti yapıyorlar gibi. Odessa’dan Moldova, Kişnev’e gidiyorlar. Bizi Akkerman’ın girişine kadar bıraktılar. Bir şekilde denize ulaşmamız gerekiyordu. Yavaş yavaş otostop çektik. Yavaş otostop nasıl olur? Bir yandan yol kenarındaki elma, armut, ceviz ağaçlarından tıkınıp diğer yandan arabaları durdurmaya çalışarak tabii. Zaten pek araç geçmiyordu. Bir transit durdu, bizi aldı. Adam güvenlikçiymiş. Otuz sene öncesinde İstanbul’da çalışmış. Çat-pat İngilizce biliyor. Bir de “arkadaş” kelimesini. Yol boyunca bizimle sohbet etti. Bir yandan da bize rehberlik yaptı. Yolumuzun üstündeki Akkerman Kalesi’ni gösterdi uzaktan. Epey güzel görünüyordu. Akkerman’dan Şabo’ya geçtik. Şabo’da eskiden Fransızların yaşadığından, buranın şarabıyla meşhur olduğundan falan bahsetti. Oradan sahil kasabası olan Zakota’ya geçtik. Güvenlikçi adam bizi burada, sahile yakın bir yol kenarında bıraktı. Biraz yürüdükten sonra sahildeydik. Görüntü itibarıyla sahil çok güzeldi. Bir tablo gibi. Bu güzelliğin verdiği hayranlık duygusuna bedel olarak sert rüzgâra rağmen sarıya boyanmış ahşap merdivenli, demirden yapılmış olan eski ve çürük kuleye tırmanıp yemeğimizi kulenin üstünde yedik. Ardından sahilin iç tarafında, işletmelerin arasında kalan boş, rüzgâr almayan sote bir yerde kumun üstüne kurduk çadırımızı. Önceki sert zeminlere nazaran kumun yumuşaklığı iyi gelmişti. Dışarıda biraz oyalandıktan sonra çadıra girip uyudum. 

 

 

 14. Gün / Zakota- Akkerman

 

    Akkerman’a gitmek istedik. Buralara kadar gelip Akkerman Kalesi’nin havasını, geçmişten kalan manevi havasını almamak, o güzelliğe nüfuz etmemek olacak iş değildi nitekim. Zakota’yı geçtik. Şabo’nun girişine yakın bir yerde indik. Tren istasyonu vardı indiğimiz yerde. Önceki gün bizi Akkerman’dan Şabo’ya götüren güvenlikçi adam Akkerman- Şabo- Zakota – Odessa arasındaki hatta her iki kilometreye bir tren istasyonu olduğundan bahsetmişti. Her neyse. Oradan tekrar otostopa koyulduk Akkerman’a ulaşmak için. Biraz bekledikten sonra az önce indiğimiz araba tekrar geldi. Fotoğraf makinesini unutmuşum arabada. Sağ olsun tekrar getirmiş. Ters yöne, Şabo’nun iç tarafı yönünde otostop çektik. Bırakılabileceğimiz yere kadar gittikten sonra inip tekrar otobana yürüdük. Zevk için. Yol boyunca erik, elma, armut ve ceviz ağaçları vardı. Epey yedik. Tren istasyonuna ulaştık tekrar. Otostop çekmeye başladık. Yolun karşısından geçen derviş tipli adam ilgimi çekmişti. 

 

 

 

 

    Buradan otostopa devam edip Akkerman Kalesi’ne ulaştık. Burası en son  Sovyetler Birliği’ne bağlıyken en son birlik dağıldığında Ukrayna’ya kalmış. Oldukça yalın bir yer. İnanılmaz. Burayı kar yağarken de görmek isterdim. Kalenin etrafına girmeden önce solda bir ağaç var. Onun dibinde oturdum ben. Arkadaşım gün batımını seyretmek için kalenin diğer tarafına ulaşmak istedi. Ben batı ufkunda, kalenin etrafındaki hendeğin üstünden görünen gün batımı manzarasıyla yetindim. Nitekim kızıl gökyüzünden manzaraya uzanan sönük ışıklar, kızgın, soğumakta olan bir demirden ayrılır gibi yavaşça daha da  sönükleşiyordu gökyüzünde.

 

  

 

 

 

 

 

 Gün batımını kalenin içinde seyretmek güzel olacaktı. Kalenin girişindeki güvenlik görevlisi, giriş bileti için makul bir fiyat söyledi. Kalenin kapanmasına az kaldığı için sabaha erteledik. Doğu ufkunda gökyüzünde güzel bir ay görüntüsü olan, sessiz, sakin ve hafiften rüzgârlı olan bu yerde ağacın yakınına kurduk çadırımızı. Ben kahve, elektrik ve su için yakındaki kafeye gittim. Akkerman Kalesi’nin yalınlığıyla uyumlu, güzel bir kafeydi burası. Ruh uyumu var denemez. Nitekim kafedeki bir sarhoş laubali ve sırnaşık bir üslûpla nereli olduğumu sordu. Ben de sert bir mizaç ile Türkiye’den geldiğimi söyledim. Arkadaki boş ve büyük olan masaya geçip kahvemi içerken ön masadaki entelektüel görünümlü tiplere bakındıktan sonra çadıra geçip yattım. 

15. Gün / Akkerman – Zakota

 

 

    Sabah uyandığımda, sabah uyanmıştım yani. Erken uyanmak ne güzel bir durum. İnsanın kendine acısı sonradan anlaşılacak metafizik bir yara açmaktayken yollar boyunca metafizik problemleri yeni bir yola erteleyip kendini yorgunluğun kollarına ve yeni, farklı bir sabahın canlılığına bırakmak; uyumak ve tekrardan erkenden uyanmak… Arkadaşım benden önce uyanmış olmalı ki, telefonunu şarj etmek üzere kalenin önündeki açık otoparktaki kulübeye bırakmış. Otopark görevlisi olan gencin yanına gittik ilkin. İyi-kötü İngilizce anlaşmaya çalıştık. Arkadaş daha çok beden dilini tercih ediyordu. Bazı durumlarda benden daha iyi iletişim sağladığını söyleyebilirim. Şu otopark görevlisi gencin kaderi, garip bir kader; şiirsel de… Böylesine güzel bir yerde ömür tüketmenin derin bir sırrı uzun uzadıya çözme olasılığı var nitekim. Onunla konuşurken ben girişe gidip geri döndüm. Giriş için söylenen makul fiyattan daha farklı bir fiyat söyleniyordu. Otopark görevlisi olan gence söyledim bu tutarsızlığı. Bizim için girişteki güvenlik görevlisiyle konuştu. Ücretsiz girmemizi sağladı. Yaklaşık üç-dört saat vakit geçirdik kalenin içinde. Burada bulunmuş olmak da çok güzel bir duyguydu. Epey büyük bir alan. Sağa- sola düzenli bir şekilde serpiştirilmiş yapılar ve ortalarda geniş düzlük alanlar. Etrafta surlar var ve surların etrafında hendekler. Surların arka tarafında ise göl  var. Önce yapıların arasında gezdikten sonra surların üzerine çıkıp bir uçtan diğer uca kadar gittik. 

 

    Surların arkasında gölden taraftaki hendekte sülüne benzeyen iki tane kuş vardı. Bunlar da buraya ayrı bir metafizik izlenim katıyordu. Zamanla mekânın ahenk kurup birbiriyle muhabbet ettiği bir bütünlüğe eşlik etmenin verdiği manevi doyum hissiyle aheste aheste dolaştık burada. Yorulunca surun üstünde ben oturup dinlendim, arkadaş devam etti. Biraz etrafı seyre koyuldum. Toprak, ağaçlar, patikalar, güneş… Güzel bir bütünlük vardı.  

 

Biraz dinlendikten sonra ben de ilerlemeye başladım. Arkadaş da fazla ilerlememiş olduğu için ona kısa sürede yetiştim. Köşede, surların engin kaldığı yerde oturup çevreyi ve insanları seyre koyulduk. Bir nene ve torunu olduğu anlaşılan bir çocuk ve yaşlı kadın ilgimi çekti. Buranın atmosferine gayet uygun bir birliktelik arz ediyorlardı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

    

 

 

 

 

 

 

 

Sonradan çıkıp tekrardan gencin yanına döndük. O, buranın bir kale değil, yönetici takımının dinlenmesi için yapılmış olan korunaklı bir yer olduğundan bahsediyordu. Herneysecilik yaptım. Zakota’ya dönmemiz gerekiyordu bir alışveriş problemi için. Arkadaşımın Ermeni karı-koca olan tezgahtarlardan aldığı ürün problemli çıkmıştı. Yolumuzun üstü ne de olsa. Otostopla tekrar Zakota’ya döndük. Akkerman’dan otostopla çıkmamız biraz zor olmuştu. Bir yere kadar götürdü bir tanesi. Ardından bir genç, Zakota’ya kadar bıraktı bizi. Tezgahtarların yanına tekrar gittik. Bu sefer adam yoktu, sadece karısı vardı. Karşıda iki tezgah daha var. Ben oturup alışverişin düzenlenmesini, düzgünleşmesini bekliyorum. Karşı tezgahta güzel bir kadın var. Hiçbir metafizik problemi yok gibi, hayat dolu bir tip. Bu an bana Jung’ın zeki erkeklerin bazı cahil kadınlardan hoşlanması ile ilgili yazdığı bir pasajı ayrıntısıyla şerh etti. Ermeni kadına seslendim. Önce kendimi işaret ettim, sonra karşıdaki kadını. Sonra da ne istediğini bilmeyen istekli bakışlarımı belli ettim. O da parmağındaki yüzüğü gösterdi. Ardından sol kolunu karnının altına, sağ elini ise sol kolunun altına koyup kucağında bebek varmışçasına salladı. Evli ve çocuklu. Hayal kırıklığı. Bana ait bir problemle ilgili olduğu için durumu fazla üstelemedim. Arkadaş ürünün yenisini aldı. Oradan sahile gittik. Denize girmek istedim. Nitekim denizle gökyüzü birbiriyle güzel bir uyum içerisindeydiler. Martılar küçük sayılır ve görüntüye güzellik katmaları açısından sevimliler. Yüzmeyi pek iyi bilmesem de suya uzanıp manzaraya bakmayla yetinmek keyifli. Gökyüzüne, bulutlara, martılara, ufka, yakamozlara. Su da epey soğuk. Olsun. Biraz yüzüp sahile geçtim. Vücut ısısı dengelenince oradan yollandık. Odessa’ya giden yolun sonlarına doğru gece yarısı otobanda kaldık. Yakınlarda makul bir yerde konakladık. Yatmaya çalışırken köpek sürüsü geçince biraz tedirgin oldum. Tekrardan bir ses duymadım. Uyuduk. 

 

16. Gün / Odessa

  

 

 Uyanıp yola düştük. Harç mikseri aracını süren birisi aldı. Merkeze kadar bıraktı bizi. Bugünkü merkezdeki tekrar gezimize dair pek bir şey hatırlamıyorum. Tekrarlar ilklerin büyüsünü bozuyor, sıradanlaştırıyor onları. Artık böyle bir durumda çekici olan, tekrarlanan izlenimin güzel bir hâlini yakalamak olacaktır. Akşam ettikten sonra bu şehre geldiğim ilk gün kaldığımız yere, petrolün arkasına  vardık. Akşamın erken saatleriydi. Her ne kadar sakin ve hoş olsa da burada bir şey yapmaksızın çadırda uyku beklemek saçma. Telefon için şarj da gerekiyor. Arkadaş çadırda kaldı. Ben merkeze doğru yürüdüm. Merkezdeki tren garının yakınında bir kahveci genç vardı. Ona da destek olurum düşüncesiyle eğer telefonu şarj etme imkânı varsa orada oturup kahve içecektim. Nitekim kahveyi arabada satıyordu. Yeterli elektrik veya boş priz olmayabilirdi. Telefonu şarj edebileceğimi söyleyince oturup bir kahve istedim. Onun gibi araba arkasında espresso makinesiyle kahve satan çok sayıda insan var bu ülkede. Zabıta gibi tipler pek yok burada, gözlemlediğim kadarıyla. Türkiye’deki gibi yok en azından. Şahit olduğumuz kadarıyla ne itici, insanlık dışı bir sistem yapısı ki o; ihtiyacı olan, güvencesiz, zayıf, kimisi yaşlı, kimisi mülteci olan insanların kendi onuruyla bir şeyler satıp yaşama mücadelelerini sürdürmelerine olmadık yaklaşımlar sergileniyor. Utanılacak bir şey. Bir yandan telefon şarj olup diğer yandan ben kahve içerken kahveci genç ile iletişmeye çalışıyordum. Öylece otururken serseri tipli bir Ukraynalı geldi yanımıza. Yanında da kısa boylu bir Moldovalı var. Ukraynalı serseri Moldovalı ile uğraşıyor, eğleniyor. O da alışmış, arkadaşının uğraşmalarına gülüyor. Hep birlikte gülüyoruz. Bir kahve daha içip ayrıldım onlardan. Nitekim sonraki gün memlekete döneceğiz. 

 

17. Gün / Odessa – Ankara

 

    Son gün. Henüz hiçbir işime yaramamış olan eğitiminin harcını ödemem gerektiği haberi. Gelecek kaygısıyla geçmişin sıkıntısına dönüş. Maruz kalınacak iletişim kazaları ve davranış bozuklukları. Sinirlerimi tahrip edecek çarpık diyalektikler dünyasına dönüş. Paranoyanın karanlık perdesiyle örtülen aydınlık günlerin uykusuz gecelerindeki tahammül nöbetleri mesaisi başlangıcı. Bilinç kanamalarının rüyalara sızdığı ölümcül uykular. 

 

    Ne bu söylediklerim kötü şeyler ne de söyleyeceklerim salt bir çilecilik savunması. Nitekim insanın kutsal çilesi kendi hamuruyla yoğurulmuştur. Bazen sorumluluklarımızın çevresinden uzaklaşmamız, onların ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Her şey, hayatımdaki ve başkalarının hayatlarındaki her şey mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisi içerisindeyken kaderin işleyişini görme açısından kör olan insanların odaksız yaklaşımlarına maruz kalmak can yakıcı. Bu da kaderle ilgili. İyiliği sadece yargılamalarda bulunurken gözeten değer’siz kişilerin serüvenlerinin algımızı yanıltmalarına izin vermemeli. (Seyahatimin en uzun günü bugünmüş demek ki.)

 

    Bu tür melankolik hislerin esintilerini duyumsarken bu son gün komik bir duruma düştük. Uçak, saat üçte kalkacak. Zar- zor havalimanına yetişip bilet önceden bilet almış olduğumuz firmanın yazıhanesine gelince içeride kimsenin olmadığını, bilgilendirme panosunda uçuşumuza dair bir bilgi bulunmadığını görünce polis aracılığıyla bilgi alma servisine yöneldik. Uçuşumuz hakkında bilgi isteyince Türkiye’ye uçuşların genelde gece olduğunu söyledi. O an anladım. Uçuş sabaha karşı gece üçteydi. Uçak gitmişti. Küçük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığından sonra havalimanına ulaşma çabalarımızı düşünerek kendi halimize güldük. Yeniden bilet alıp bugünün gecesinde, on iki saat sonra uçağa binecektik. Gece olunca kontrolden geçip iç tarafa geçtik. Fiyat daha uygun olduğu için biletleri Ankara’ya aldık. Ankara’ya gidecek olan uçağın yolcuları ekseriyetle Türklerdi. Burada, bu insanlarla beklerken kendimi şimdiden Türkiye’ye varmışım gibi hissettim. Nitekim birlikte seyahat etmeksizin birbirleriyle kısa sürede kaynaşan gençler kendi aralarında ama herkesin duyacağı şekilde yaşamış oldukları cinsel deneyimleri anlatıyorlardı. Burada bitti.

Yazıların ve fotoğrafların hakları Abdurrahman Abıka'ya ait olup saklıdır. ©
 

Call

T: 123-456-7890   F: 123-456-7890

Follow me

© 2023 by Nicola Rider.
Proudly created with Wix.com

 

  • Facebook Clean
  • Twitter Clean
  • White Google+ Icon